Sezar-Napolyon-Hitler Dracula ve Starwars

Kategorilenmemiş

Kötü ressamlar taklit eder, iyi ressamlar çalar, Pablo Picasso

Sırlarını Mesnevî’den aldım
Çaldımsa da beylik malını çaldım.

Şeyh Galip

Uzakları görebiliyorsam, bu ‘devlerin omzunda yükselmemiz’ sayesindedir, Descartes

Felsefe, sanat, bilim, aklımıza gelebilecek ne kadar alan varsa hepsi insanlığın ilk günlerinden beri belli bir birikim sonucu oluşmuş yöntemlere sahiptir. Edebi eserlerin çoğunda daha önce ortaya konulmuş fikir, yöntem ve meydana gelmiş olaylara, ve sorulagelmiş bir çok soruya bir takım atıflarda bulunulduğunu görmek mümkündür. İnsanlar okudukları şeylerde daha önce üstünde düşünmüş oldukları bir takım şeylere yeni eklemeler-betimlemeler yapılmasını beklerler. Bir romandaki kişilikleri ve aralarındaki iletişimleri okurken bile aslında bir takım çıkarımların sonuçlarını ediniriz, daha önce yaşadığımız ya da üzerinde tartıştığımız bir takım ikilemler ile söz konusu olayları karşılaştırmaya çalışırız.

Dolayısıyla aslında edebi eserler, özlü sözler tarih boyu süregelen belli bir silsileyi takip eder. Herkes farklı bir cevap verir ve kendi takipçilerini oluştururlar. Ancak daha önce aynı konuda konuşanlardan tamamen bağımsız bir şekilde varolduklarını düşünmek, en kötü ihtimalle bu konuda konuşma ihtiyacını hissettiren insanlık birikimini göz önüne aldığımız zaman pek de mantıklı olmayacaktır.

Yazımda Star Wars filminde arka planda yer alan psikolojik, sosyolojik zemini irdeleyip, atıfların gerçek sahiplerini sergilemeye çalışacağım. Bunun için sanırım tarihin tozlu yapraklarını biraz çevirmek gerekiyor.

Demokrasinin günün birinde tiranlığı doğurma korkusu batının hafızasında önemli bir yer tutar. Söylevlerin ve olayların olabildiğince edebi bir şekilde aktarılma imkanı bulduğu, bir şekilde “demokratik” olan antik devletlere dair tarihi metinler ve bu metinlerden yola çıkarak oluşturulmuş modern çıkarımlar hep bu korku üzerine kurgulanmıştır.

Eski dünya, rahip-kral ve aristokratlara karşı girişilen ve aslında özgürlük için yapılmış olan savaşların sonucunda ortaya çıkmış antik yunan tiranlarını bize sunmaktadır. Sezar’ın savaşlarda elde ettiği o müthiş güç ve halk desteğini kullanarak kendisini senatoya kabul ettirmesi demokrasiden doğan tiranlıkların bir başka örneğidir.

Darius tahta geçmeden önce Heredot’un da içinde bulunduğu bir tartışma ortamında, Pers yönetiminde söz sahibi olanlar, demokrasi mi aristokrasi mi yoksa monarşi üzerine mi yönetimin devam etmesi gerektiği konusunda tartıştıkları sırada Darius neden tahta geçmesi gerektiğini ilginç bir argümanla açıklamıştır. Demokrasi hizipler ortaya çıkaracak, ortaya çıkan bu hiziplerin çatışması sonuçta hiziplerin aristokrat sınıfa başvurmasına neden olacak, aristokratların arasındaki savaş sonucunda da galip diktatör olarak yönetim kademesinin en başına oturacaktır. Bu tür bir hengameye girmektense en baştan monarşi ile başlamak en iyisidir.

Argümanın aslında zayıf bir yönü var, demokrasiye geçiş döneminde alman ve fransız örneklerinde başlangıçtaki kaos ortamı, iç-dış savaşlar ve diktatörlük dönemi geçtikten sonra milletler bu tecrübelerden faydalanıp kendi dayandıkları unsuru ve yönetimin dayandığı erdemleri seçmiş, bu erdemlerin düşmanlarını da tanımlayıp dilsel gelişimlerini tamamlamış ve bu şekilde demokrasiye geçebilmişlerdir. Yani sonuçta bir başarıya ulaşılmış ancak çok şeye malolmuştur. Gerçi Darius ve Heredot bu birikimden yoksundu, adalet önünde eşit olarak tanımlanacak ve kendini bu şekilde görecek halk zümresinin oluşması için gerekli olan bilgi yayılımını sağlayacak araçlar yoktu ve pers imparatorluğu böyle bir keşmekeşle uğraşırken muhtemelen tüm toprakları ellerinden çıkıp, üstüne bir de anavatana bir saldırı da gerçekleşebilirdi (gerçi makedonyalı iskender diğer seçenekte sürpriz olarak yine de karşılarına çıkmıştır)

Kelimeler ve onlara yüklenen anlam oldukça önemlidir. Yunan ve makedonlar perslere karşı giriştikleri savaşta “Tirana karşı özgürlük için” parolasını sık sık kullanmışlardır. Büyük İskender’in de sonuçta bir kral olduğunu düşünüp bu kitlenin bu parolayı seçmesini gülünç bulanlar demokrasi kelimesine yüklenen anlamın antik çağdan günümüze oldukça değiştiğini, kral ve aristokrasinin de o zamanlar için bu kavram içerisinde hiç sıkıntı yaratmadan var olabileceğini akılda bulundurmalıdırlar.

Örgütlenmiş burjuvazinin kilise, aristokrasi ve krallığın kutsallarına karşı kültürel olarak başlattığı savaşın sonucu olarak ortaya çıkan fransız ihtilali, sloganlaştırdığı fikirlerin aksine, yıllar süren anarşinin arkasından bir diktatörlüğün ortaya çıkmasına neden olmuş, aslında antik romanya ait olan altın kartal şeklindeki sancaklar Napolyon tarafından -diğer Avrupa devletleri tarafından durduruluncaya kadar- avrupanın dört bir yanında dalgalanmıştır. Bir takım tarihçiler devrimin hemen arkasından, oluşacak kaos ortamından bir demokrasi değil, bir diktatör çıkacağını çünkü hiziplerin güçlü bir adam etrafında toplanma eğilimi göstereceklerini zaten öngörmüşlerdi.

Arkasından öyle ya da böyle bir şekilde işlemekte olan alman demokrasisi, bizlere Hitler örneğini sunmuştur. Hitler tiranlığını öncülleri gibi sadece kendi iktidar sahasında bırakmak istememiş, bütün gücüyle Avrupa’daki diğer devletlere yüklenmiştir. Hitler’in de Kutsal Roma İmparatorluğu simgelerine devamlı atıf yapması oldukça manidardır. Hitler belki de “Kutsal” Roma’nın ilk imparatoru Constantine’in Roma’da başlattığı ve Avrupa için öngördüğü “Tek kral, tek din, tek tanrı” parolasını yürüten son temsilciydi.

Bütün bunların içerisinden “Başlangıçta niyeti belli olmayan ancak tiranlıkta gözü olan kişi” Star Wars serisinde gücün karanlık tarafına geçmiş eski jedi şövalyeleri ile temsil edilmiştir. Ne de olsa demokrasiyi elleriyle katledenler, onu esasında yüceltmek için çalışan/çalışması gereken toplulukların arasından çıkmıştır.

Hikayenin örgüsünü tamamlayabilmek için psikolojik arkaplanın tamamlanması gerekmektedir. Jedi şövalyeleri neden karanlık tarafa geçmektedir? Belki de okuyucu/seyirci kötü tarafa geçen ile bir empati içerisine girerse hikaye daha da sürükleyici hale gelebilir. O zaman Drakula ile başlayan vampir hikayelerine bakalım.

Drakula ile başlayan vampir romanlarında ortak bir nokta vardır. Ruhunu şeytana satma kısmı dramatik bir şekilde ve o psikolojiyi derinlemesine irdeleyerek açıklanmalıdır. Çünkü Vampir herhangi bir insanla arkadaşlık edemeyecek bir varlıktır, örgüde bir çok insanla iletişime girmesi kötücül yapısı açısından biraz sıkıntılıdır ki bu durumda bir grup içerisinde yer alması sıkıntı yaratacaktır. Bu durumda ya hikayede kısa bir şekilde geçecek ya da başrolde oynacaktır. Başrolde bulunan kişi ile okuyucunun bir şekilde empati kurması gerekecektir. Bu da kendini şeytana satma kısmında hep bir aşk hikayesi ile açıklanır. Tanrı’nın lanetlediği bir şekilde, kardeşinin eşine aşık olan Drakula, onun aşkını kazanmak için şeytana ruhunu satar. Olay yine de onaylanabilir bir duruma gelmemiştir, ancak tartışmalı da olsa Drakula kendisi dışında gelişen bir olayın kurbanı kategorisine artık teğet geçmektedir.

Luke Skywalker’ın hikayesi de buna paralellik gösterir. Luke, jedi olduğu için evlenmesi yasaklı olan kişidir.İmkansız aşkı istemektedir, bunun üstüne bir de rüyalarında devamlı Leia’nın doğum sırasında öldüğünü görmektedir. Gücün karanlık tarafı ona Leia’nın hayatının güvencesini teklif eder ve Luke bunu kabul eder. Ancak istediğini alamaz.

Tabi bu arada jedi şövalyelerinin de orta çağ avrupasındaki çeşitli şövalye tarikatlarını resmettiğini görmek de pek de zor değildir. Belli bir inisiyasyon neticesinde örgüte katılıp, kademelerden geçerek ve görevleri yerine getirerek bir yerlerde söz sahibi olma şeklinde devam eden bir hayat örgüsü, ve bunun tarikat tarzı bir takım öğretilere bağlı olması orta çağ avrupasında bulunan ve o zamana oldukça etki etmiş fraternitelerin günümüze uyarlanmış bir versiyonudur.

İşte şöyle, böyle, öyle bir film çözümlemesidir bu; umarım psikolojik ve sosyolojik altyapıyı güzel bir şekilde betimleyebilmişimdir.

Bu yazı toplamda 2220, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

No Comments